|
Toplumsal Unutkanlık Sendromu
Unutmak, birey için bir hastalıktır. Hiç birimiz unutkan olmayı istemeyiz. Kim ikide bir karşısına çıkan tanıdık birini, bir olayı hatırlamayarak zor duruma düşmeyi ister ki? Bu durum, kimi zaman hepimizin başına gelmiştir. Birisi bize; “Merhaba, nasılsın?” der. Kala kalırız, olduğumuz yerde. Bu yüzü, bu sesi, hatta bu duruşu anımsarız bir yerlerden. Ancak çıkaramayız belleğimizin karanlık girdaplarından. Rahatsız oluruz bu durumdan.
Unutkanlığın ilerlemesinin temel nedenleri olarak; beynimizi gereği gibi kullanmamak, düşünsel eylemlerde bulunmamak, yeniliklere açık olmamak, ezberlerimizi tekrarlayıp durmak ve en önemlisi de sürekli okumamak şeklinde sıralanabilir. Bunlara; televizyon kutuları karşısında; sessiz, pasif, edilgen, konuşmayan, sorgulamayan tavrımızı da eklersek, unutkan olmamız için gerekli ortam oluşmuş olur. Eğer yetersiz beslenme, uyku düzensizlikleri, kalıtsal etmenler, kötü yaşam koşulları, moral çöküntüler de bunal eklenirse durum içinden çıkılması güç bir biçime gelebilir.
Aslında, yaşamımızdaki kolay veya zor, güzel veya çirkin, iyi veya kötü olayları belleğimizde saklamak isteriz. Çünkü biraz da onlardır bizi birey yapan. Bir düşünelim birlikte. Eğer okul anılarımız olmasa, çalışma yaşamımızın anıları olmasa, nişan, düğün, sünnet, askerlik, gelinlik, geçirdiğimiz bir kaza, bir başarımıza ait anılar olmasa biz ne oluruz? Biz de olmayız artık. Bunları birileri silse, ona en azılı düşman oluruz. İyi ya da kötü o anılar, yaşanmışlıklar bizimdir. Biz, ancak o anılarla bizizdir. Bir de unutmak istediğimiz, bir daha karşılaşmak istemediğimiz denli kötü yaşanmışlıklar vardır. Hani büyük usta Ruhi Su’nun dediği gibi:
“Gitsin, gitsin de gelmesin,
Çocukluğum geliyor aklıma”
Çünkü ustanın çocukluğu, yetim olarak geçmiştir. Yanında kaldıkları ailenin hanımı ona kötü davranmıştır. Çukurova’dadırlar. O yıllarda Fransız işgali vardır. Kıtlık vardır. “Kaç kaç” yıllarıdır. Herkes evini, barkını, bağını, bahçesini bırakıp Toros Dağları’na sığınmıştır.
“Hep savaşlardan mı kaldı bu yoksulluk
Seferberlik derlerdi, ben de bulundum içinde
Pelit; ekmek ağacı, bal ağacıydı bizim güneyde
Çocuklar ya çok azdı, ya çok ağlamazdı
Ya da ağlamaya vakit kalmazdı.
Hastalık Lekeli Humma,
İlaç Kınakına’ydı
Gitsin, gitsin de gelmesin
Çocukluğum geliyor aklıma.”
Her ne kadar unutmak istiyorsa da, unutması olanaksızdır o günleri Ruhi Su’nun. Türkülerimizi bu kadar evrensel, bu kadar doğru ve içten söyleme başarısında o “kaç kaç” yıllarının da katkısı olmalı. Bence vardır da. Öyle olmasa “Seferberlik Türküleri” ve “Kuvayı Milliye Destanı”ndaki o eşsiz ve içten söyleyiş olabilir miydi acaba?
Sanırım söz de geleceği yere kendiliğinden aktı. Acaba toplumsal yaşamımızda da bir unutkanlıktan söz edebilir miyiz?
Osmanlı son dönemi nasıl geçti? Neden oraya doğru geldi? Tarihin hangi yanlışlarını yapmıştı ve hangi trenleri kaçırmıştı bu atalarımız? Üzerinde düşündük mü? Örneğin 1800’lü yılların ortalarında, bir Veba salgınının nedenini, bir bilginin kurduğu gök inceleme araçlarında (Rasathane) arayan ve bu nedenle onu jurnalleyen ve bu bilim yuvasını topa tutturan düşünce yapısını hiç irdeledik mi? Balkan Savaşları’nın kötü gitmesi üzerine, bir dua hazırlayıp, bunu o günkü eğitim bakanlığına yollayarak, okullarda her öğrenci tarafından 4 bin 444 kez okunması halinde savaşı kazanacağımızı söyleyen Şeyhülislamın düşünce yapısını sorguladık mı? Yoksa bunları da unuttuk mu? Hatta şöyle söylemeliyim; Birileri böyle bilgileri bize hiç öğretmeyerek unutturdu mu?
Hadi onları geçtik. Cumhuriyetin; tüm bu geriliklere, gelişmemişliklere, bilgisizliklere karşı bir “uygarlık projesi” olduğunu kaçımız söyleyebiliriz. Cumhuriyetin ilk 15 yılında yetişenler, aşkla ve akılla bunu biliyor ve unutmuyorlardı. Bu bilinçle ülke kalkınıyordu. Ya bizim kuşaklar? Anımsayan var mı?
Şimdi birkaç soruyu peş peşe sıralamak istiyorum. Bakalım kaç tanesi bireysel ve toplumsal belleğimizde kalmış?
- Cumhuriyet kurulduğu sırada okuma yazma oranının % 10’un altında olduğunu,
- Yapı ustası, demirci, dülger, marangoz, köy kâtibi, arıcı, ziraatçı, sağlık memuru, ebe, doktor, mühendis ve daha pek çok meslekte neredeyse dibe vurduğumuzu ve bu yüzden köylerimizin ve kentlerimizin çok geri ve bilgisiz olduğunu,
- Köyler için hemen her alanda kurslar açılarak bu açıkların kapatılmaya çalışıldığını,
- Salgın halde; çiçek, verem, sıtma bulunduğunu ve topraklarımızı kavurduğunu,
- Nerdeyse hiç sanayi olmadığını, yani fabrika üretiminden habersiz olduğumuzu,
- Limanlarımızda, kabotaj hakkımızın (bir devletin kendi limanlarında yük ve yolcu taşıma hakkı) başka ülkelere ait olduğunu ve daha sonra gücümüzle bu hakka kavuştuğumuzu, her 1 Temmuz’da kutladığımız “Kabotaj Bayramı”nın bununla ilgili olduğunu,
- Demiryollarımızın yabancı ülkelerin elinde olduğunu ve o yokluk yıllarında satın alınarak tüm yurda yayıldığını,
- Osmanlı’yı batıran tüm Osmanlı borçlarının, Cumhuriyet yönetimi tarafından üstlenilmek zorunda kalındığını, bu borçların tamamının ödendiğini, hatta son taksitin Menderes döneminde yapıldığını, bu ödemeler yapılırken herhangi bir ülkeden borç alınmadığını,
- Aynı yıllarda bu borçlar ödenirken, (bu gün haraç mezat önümüze ilk gelene hibe eder gibi sata sata bitiremediğimiz) yüzlerce fabrika ve kuruluşun o kısa ve zor dönemde yapıldığını,
- Bu fabrika ve tesislerin; bir ülke için en stratejik ürünleri ürettiğini (Kimya, demir çelik, seramik, cam ve şişe, kükürt, madencilik, bankacılık, mensucat sanayi vb…)
- Sümerbank, Etibank, İş Bankası ve bunlara bağlı tüm fabrikaların Cumhuriyetin ilk yıllarının eseri olduğunu,
- 1929’dan itibaren “Halk Mektepleri” ve “Halk odaları” ile çok kısa zamanda yeni harflerin öğretildiğini,
- Köylerin okur-yazarlık, tarım, hayvancılık, el sanatları, temizlik, sağlık konularında rehberlik etmek üzere, yine köylü çocuklarının seçilerek “Eğitmenler” yetiştirildiğini,
- Bu Eğitmenlerin isim babasının Atatürk olduğunu,
- O yıllarda meydanlarda, halk için “Serbest Kürsü” uygulaması olduğunu,
- Türkiye’nin her bölgesini kapsayan ve köy çocuklarının ayırımsız olarak kız-erkek karma ve yatılı “Köy Enstitüleri” kurulduğunu,
- Bu enstitülerde yetişen köy öğretmenlerinin; sağlık, tarım, hayvancılık, duvarcılık, demircilik, dülgerlik, kooperatifçilik vb. sayısız alanda iş içinde uygulamalı olarak yetiştiğini,
- Bu projenin Unesco tarafından dünyaya örnek olarak gösterildiğini,
- Bu çok yararlı, üretici ve yaratıcı, uyanık, becerili köylüleri yetiştiren okulların 1954 yılında kapatıldığını,
- Daha 1933’te Atatürk’ün yönlendirmesi ile bu gün bile hayal edemeyeceğimiz kadar ileri bir adım olarak “İdeal Cumhuriyet Köyü” projesi hazırlandığını,
- Bu projede; her köyün çok çağdaş bir biçimde kurulup örgütlendiğini, her köyde bir “hayvan sağlık korucusu, insan sağlık korucusu, ebe, ziraat ve el işleri müzesi ve hatta bir hayvan mezarlığı” bulunduğunu,
- Atatürk Sofya’dan dönerken, trende birlikte geldiği Şakir Zümre’nin; İş Bankası’na kumbara ve Zümre Sobaları üretmeden önce İstanbul’da bir Bomba Fabrikası kurduğunu, ordumuza bomba yaptığını, İkinci Dünya Savaşı sırasında Yunanistan’a bu bombaları sattığımızı,
- Sonra bu bomba fabrikasının yok edildiğini,
- Divriği’li Nuri Demirağ’ın İstanbul’da bir uçak fabrikası kurduğunu,
- Seri üretim için Divriği’de de tesisler kurduğunu,
- Bu fabrikada tamamen yerli (tüm ısrarlara karşın yabancılarla ortak olmadan) Türk Hava Kurumu için planör ve uçaklar ürettiğini,
- Daha sonra ilk yolcu uçağımızı ürettiğini
- İlk “Gök Okulu”nu bu günkü Yeşilköy Havaalanı üzerinde kurduğunu, burasının Demirağ’ın tapulu mülkü olduğunu,
- Sonra, kendisine verilen siparişlerin iptal edilerek batırıldığını,
- Böylece gerek sivil ve gerekse askeri havacılık alanında göbeğimizden yabancılara bağımlı hale geldiğimizi,
- İlk Türk otomobili Devrim’in ilk denemesinde, benzin koymayarak sabote edildiğini, bu şekilde de uluslararası otomotiv devlerinin çiftliği olduğumuzu ve hala bir tek kendi otomobilimizin bulunmadığını,
- Buna karşın İran’ın bile kendi otomobilini ürettiğini,
- Her il ve ilçemizde Cumhuriyetle birlikte açılan ve kültürel araştırma ve uygulamaları ile bir sıçrama tahtası olan “Halkevleri”nin kimler tarafından kapatıldığını,
- Bir zamanlar, yerli malı kullanmanın; “yurtseverlik ölçüsü” olarak kabul edildiğini,
- Cumhuriyetle birlikte; millileştirilen, kamulaştırılan, yeniden veya ilk defa yapılan tüm sanayi kuruluşlarının, limanların, haberleşme haklarının, topraklarımızın, yeraltı ve yer üstü zenginliklerimizi en değerli, en gelir getirici olanlarının hızla satıldığını, buna karşın borç almaya devam ettiğimizi,
- Burada sayamadığımız daha bir sürü her alanda geri gidişi,
Hatırlıyor musunuz? Gerçekten var mı acaba?
Hatırlayanlara bir diyeceğim yok. Onlar, bu ülkeyi tanıyor, izliyor ve kendi toprakları konusunda bir “unutkanlık” hastalığına da yakalanmayacaklardır.
Bellekleri zayıf olanlar ve bunu sürekli diri, bilgili ve canlı tutmayanlar için iyi haberler veya iyi bir gelecek muştusu vermem zordur.
Toplumsal belleğimizin giderek zayıflatıldığını, geriletildiğini düşünüyorum. Bu yolla zaten dağıtılmış, depolitize edilmiş olan bir toplumdan, doğru toplumsal refleksler beklemek de hayal olur. Böyle bir toplum kolayca istenilen yöne doğru da yönlendirilebilir.
Unutkanlık iyi bir şey değildir. İnsanı ilerleyen zamanlarında, hiç de istemediği kayıplara sürükleyebilir. Unutmak benliğimizde bir iflasa götürebilir.
Hiç birimiz; ne bireysel olarak, ne de toplumsal olarak iflas etmek istemeyiz herhalde.
O halde, akıl başta gerek. Onu kullanalım. Başka kullanılacak, güvenilir bir şey yoktur.
11 Aralık, 2007, İstanbul
Bu yazı 207 kez okundu. Yorum Ekle | Arkadaşına Gönder | Yazıcı Dostu
YorumlarKarabey Hocam kaleminize ve yüreginize saglik. uzun süredir kizdigim neden bütün bunlar diyerek kafa yodugum mevzulari dile getirdiginiz icin size sükranlarimi sunuyorum. saolun var olun
Yorum Bülent tarafından 02/01/2008 16:34 tarihinde eklendi. |