|
Düş Konferansları 4
Namık Kemal’in sözünü bitirmesinin ardından kürsüye gelen büyük İslam Âlimi Ömer Nasuhi Bilmen hoca efendi, tüm İslam âleminin barış ve huzur bulması için dua ettikten sonra sözlerine başladı ve şöyle devam etti.
Yüce Allah’ın can verdiği ilk ruhun sahibi Hz. Âdem’dir. Biz onu ilk insan, ilk nebi olarak bilir ve o şekilde iman ederiz. Ve yine bilir ve iman ederiz ki, yeryüzünde yaşayan ve de yaşamış tüm insanlığın atası Hz. Âdem’dir.
Olayları bu bakış açısı ile değerlendirdiğimizde, kimsenin kimseye karşı hiçbir üstünlüğünün olamayacağını, üstünlüğün ancak Allah indindeki derece ile mümkün olabileceğini ve bu üstünlüğün görülebileceği tek yerin mahşer günündeki “Mizan” olacağını kolaylıkla fark ederiz.
Bize ulaşan kaynaklardan öğrenebildiğimiz kadarı ile Allah-ü Teala, delâlete düşen insanları aydınlığa kavuşturmak için yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bunlardan bazılarına yeni kurallar inzal ederken, bir kısmına da kendisinden önce gönderilmiş olan peygamberlere vermiş olduğu şeriata uyma ve insanları da bu şeriat esaslarına uydurma sorumluluğu yüklemiştir. Biz Müslümanlar olarak bilir ve iman ederiz ki, Allah-ü Teala dört büyük kitap göndermiştir. Bunlar şu şekilde sıralanır: Hz. Davut’a Zebur, Hz. Musa’ya Tevrat, Hz. İsa’ya İncil, son olarak fahr-i kâinat efendimiz Hz. Muhammed’e de Kur`an-ı Kerim’dir. Şu konunun çok iyi anlaşılması gerekir ki, gönderilen yeni din ve kitap kendisinden önce gönderilenleri hükümsüz kılmaktadır. Ancak bu hükümsüz, o dinleri inkâr etmeyi gerektirmez, bilakis iman etmeyi zaruri kılar.
Bizler Hz. Muhammed’e (s.a.s) ümmet olmuş Kur’an-i Kerim’i de kendisine rehber kitap olarak seçmiş Müslümanlarız. Kendi aramızda bir takım farklılıklar olabilir, olması da gayet doğaldır, fakat varmak istediğimiz hedefimizin ortak olması en büyük zenginliğimizdir. Tarihte göstermiştir ki en büyük mutabakatlar ihtilaflardan doğmuştur. Bu ortak hedefe ulaşmak isteyen Müslümanların kendilerine çizmiş oldukları yola mezhep denir. Mezhepler, Efendimizin Veda Hutbesi’nde işaret ettiği Kur’an ve sünnete, yani Ehli Beyt’e, sahip çıkma sonucunda oluşmuş İslam mektepleridir. Bütün inananlar emin olsun ki, Alevisi de, Sünnisi de, Şii’si de, Şafii’si de ortak olan bu emanete sahip çıkmak için gayret sarf etmektedirler.
Buraya kadar anlattıklarımızın dışında olan bir konuya da dikkatlerinizi çekmek istiyorum. Bir takım kendini bilmezler ortaya çıkmış İslam dininde reform yapmaktan söz ediyor. Yok efendim vakti gelmişmiş falan filan diyor. Ne oluyor size bire idraksizler, içinizden kaçınız günde 5 vakit namaz kıldınız da bunu değiştirmeye kalkışıyorsunuz, kaçınız 3 yıl artarda Ramazan’da 30 gün oruç tuttunuz da bunu fazla buluyorsunuz, bir şekilde elde ettiğiniz malınızın zekâtını verdiniz de mi konuşuyorsunuz? Peki ya Hac? Allah rızası için bir kez olsun hacca gittiniz mi? Yaptığınız tek şey Kelime-i Şehadet okumak, onun da anlamını bilmiyorsunuz. Bütün her şeyi bir tarafa bırakıyorum, içinizden biri çıkıp bana reformu açıklasın, ancak açıklarken içinde Hıristiyanlık kelimesini kullanmasın. Bu mümkün değil, değil mi? Siz reform yapmayı örnek aldığınız Hıristiyanlıkla, İslamiyeti bir mi tutuyorsunuz? Hıristiyanlık Ortaçağın karanlığında iken reforma tabi tutuldu. Siz bana karanlıkları aydınlatan İslam dininin şaibede kalmış bir tek salisesini gösterebilir misiniz? Benim diyanet isleri başkanlığım zamanında da bu türden teraneler konuşuluyordu, o zaman söylediğim sözü bu günde aynen tekrarlıyorum, bırakın bu saçmalıkları kardeşim bozulmayan bir dinde reform meform olmaz.
Bu yazı 834 kez okundu. Yorum Ekle | Arkadaşına Gönder | Yazıcı Dostu
Yorumlar
Yaziya ekli yorum yok. İlk yorumu siz yapin. |